

Yalnızlık: İnsanları Hayatımızdan Çıkara Çıkara Nasıl Yalnızlaştık?
“Negatif insanları hayatımdan çıkardım.”
“Bana iyi gelmeyen kimseyi artık hayatımda tutmuyorum.”
“Enerjimi düşüren insanlardan uzak duruyorum.”
İlk bakışta itiraz edilecek bir şey yok. İnsan sınır koyabilmeli. Sürekli zarar gördüğü, aşağılandığı, kullanıldığı bir ilişkiden de çıkabilmeli.
Ama bir süredir şunu düşünüyorum: Sınır koymakla, bizi kötü hissettiren herkesi hayatımızdan çıkarmak arasındaki çizgiyi kaybetmiş olabilir miyiz?
Çünkü insan “pozitif” ya da “negatif” değildir.
Sevdiğimiz biri bizi hayal kırıklığına uğratabilir. Güvendiğimiz biri hata yapabilir. Çok iyi bildiğimiz bir insanın hiç bilmediğimiz bir tarafıyla karşılaşabiliriz.
Biz de öyleyiz.
Bazen anlayışlı, bazen öfkeli. Bazen cömert, bazen bencil. Sevdiğimiz insanı bile kırabildiğimiz zamanlar var.
Psikolojide buna yakın bir yerden baktığımızda eski bir savunmayla karşılaşırız: bölme.
Çocuk için dünya başlangıçta daha keskindir. İhtiyacını karşılayan iyi, engelleyen kötü olabilir. Zamanla aynı insanın hem sevilebilir hem öfkelendirici olabileceğini öğreniriz. İki ayrı insan yoktur. Aynı insanın farklı tarafları vardır.
Yetişkinlikte de bunu her zaman başaramıyoruz.
Birini çok seviyoruz, gözümüzde büyütüyoruz. Sonra beklemediğimiz bir davranışını görüyoruz ve bu kez bütün insanı değersizleştiriyoruz. Sanki dün sevdiğimiz kişiyle bugün kızdığımız kişi aynı kişi değilmiş gibi.
Belki kendimize de böyle davranıyoruz.
Kendi öfkemizi, kıskançlığımızı, başarısızlığımızı, korkumuzu kabul edemediğimiz ölçüde başkasının kusuruna da tahammülümüz azalıyor. Karşımızdakinin hep iyi kalmasını istiyoruz.
Ama kimse orada kalamıyor.
Birisi hata yapıyor, çıkarıyoruz.
Beklentimizi karşılamıyor, siliyoruz.
Bizi kötü hissettiriyor, uzaklaşıyoruz.
Sonra bir başkası.
Bir başkası daha.
İnsanları hayatımızdan çıkara çıkara, yalnızlığı huzur sanmaya başladık.
Yalnızlık sadece bizim seçimimiz mi?
Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız yalnızlığı yalnızca kişisel ilişkilerimiz üzerinden düşünmek de eksik kalıyor.
Önce pandemi geldi.
Evlerimize kapandık. Birbirimizden uzak durmak, bir süre için hayatta kalmanın gereğiydi. Sarılmadık. Tokalaşmadık. Aynı masanın etrafında oturmadık. İşimizi, sohbetimizi, eğitimimizi ekranlara taşıdık.
Sonra kapılar açıldı.
Tam eski hayatımıza dönmeye çalışırken 6 Şubat depremlerini yaşadık.
İnsanlar öldü. Evler yıkıldı. Aileler dağıldı. Bazıları yaşadığı şehri terk etti. Geride kalanlar da aynı insanlar değildi artık.
Hayat devam etti elbette.
Ama sanki hepimiz geri dönmedik.
Ya da döndük de birbirimize eskisi kadar yaklaşmadık.
Bu arada telefon hayatımızdaki yerini iyice sağlamlaştırdı.
Bir arkadaşın kapısını çalmak yerine WhatsApp’tan yazıyoruz. Birlikte otururken bile arada telefona bakıyoruz. Evde tek başımıza kaldığımızda sessizliğin birkaç dakika sürmesine izin vermeden elimiz ekrana gidiyor.
Instagram var. YouTube var. WhatsApp var.
Binlerce insan birkaç santimetre uzağımızda.
Ama dokunabileceğimiz kaç kişi var?
Belki çağımızın yalnızlığının tuhaf taraflarından biri bu. Çok fazla insan görüyoruz. Çok fazla insanın ne yediğini, nereye gittiğini, kiminle evlendiğini, nerede tatil yaptığını biliyoruz.
Onları tanıyor muyuz?
Daha önemlisi, onlar bizi tanıyor mu?
Telefon yalnızlığımızı ortadan kaldırmadı. Bazen yalnız olduğumuzu fark etmemizi geciktirdi.
Kaydırıyoruz.
Bir video daha.
Sonra bir tane daha.
Gece oluyor.
Yalnızlık, depresyon ve kaygı
Psikoterapiye başlayan insanların hepsi “yalnızlık sorunum var” diyerek gelmiyor.
Bazen depresyon nedeniyle geliyor. Bazen anksiyete, kaygı bozukluğu, panik atak ya da ilişki sorunları nedeniyle. Bazıları ise ne olduğunu tam tarif edemiyor:
“İnsanlar beni yoruyor.”
“Çevremde insanlar var ama kendimi kimseye yakın hissetmiyorum.”
“Kimseye güvenemiyorum.”
Bu cümlelerin hepsi aynı şeyi anlatmaz.
Yalnızlık da tek başına depresyon ya da anksiyete değildir. İnsan bazen yalnız kalmak ister ve bundan hoşlanır. Kendi başına kalabilmek de gereklidir.
Sorun, yalnızlığın seçtiğimiz bir durum olmaktan çıkması olabilir.
İnsan incinmekten korktuğu için ilişkilerden uzaklaşıyorsa, her hayal kırıklığında birini hayatından çıkarıyorsa, güvenemediği için kimseyi yaklaştırmıyorsa bir süre sonra kurduğu güvenli alan hapishanesine dönüşebilir.
Kapıyı içeriden kapatan da kendisidir.
Fakat artık nasıl açacağını bilemeyebilir.
Antalya’da psikolog ya da klinik psikolog arayarak psikoterapiye başvuran birinin getirdiği depresyon, anksiyete veya ilişki sorunlarının arkasından bazen böyle bir yalnızlık çıkabilir. O zaman terapide yalnızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktan önce kişinin ilişkilerinde ne yaşadığına bakmak gerekir.
İnsan yakınlaştığında ne oluyor?
Birine ihtiyaç duyduğunda bundan utanıyor mu?
Hayal kırıklığına uğradığında konuşabiliyor mu, yoksa ilişkiyi bitiriyor mu?
Sevilmek için kendisinden vazgeçiyor mu?
İncinmemek için kimseyi yaklaştırmıyor mu?
Bazen “yalnızım” dediğimiz yerde yıllardır tekrar eden bir ilişki biçimi vardır.
Bazen de yoktur.
Çünkü her şeyi ilişkilerle açıklayamayız.
Bir de geçmeyen yalnızlık var
Diyelim ki insan kendisini olduğu gibi kabul etmeyi öğrendi.
Başkalarının kusurlarına tahammül edebiliyor. Seviyor, seviliyor. İyi dostları var. Ailesiyle ilişkisi iyi. Yakınlık kurabiliyor.
Yalnızlık bitti mi?
Sanmıyorum.
Çünkü bir yerde başka bir yalnızlık başlıyor.
Varoluşsal yalnızlık.
Camus insanın anlam arayışıyla dünyanın sessizliği arasındaki mesafeye bakıyordu. Sartre insanın seçmek zorunda oluşuna ve seçimin sorumluluğundan kaçamayışına.
İnsanların arasında yaşıyoruz ama hayatımızı içeriden tek başımıza deneyimliyoruz.
Biri bizi çok sevebilir.
Elimizi tutabilir.
Hastalandığımızda başımızda bekleyebilir.
Bir kaybın ardından yanımızda sabaha kadar oturabilir.
Ama acımızın içine bizim kadar giremez.
Kararlarımızın bazılarını tek başımıza veririz. Bazı korkularla tek başımıza karşılaşırız. Ve günün birinde herkes kendi ölümüne gider.
Belki bütün yalnızlıkları iyileştirmeye çalışmak da gerekmiyor.
Bazı yalnızlıkların arkasında kopmuş ilişkiler vardır. Bazılarının arkasında korku. Bazıları depresyonla, kaygıyla, geçmişte yaşadığımız şeylerle iç içe geçmiştir. Bunlar değişebilir.
Ama insan olmanın kendisinden gelen bir yalnızlık da var.
Onu hayatımızdan çıkaramayız.
YALNIZLIK
Kimse bana
yalnız değilsin dostum demesin.
Yalnızım.
Işık hızı uzaklıkta.
Ayaklarım
Asya topraklarında:
yüzüm batıya dönük:
güneşin battığı yere:
arkamda tüm Asya
her şeyiyle:
Asya’nın son noktasındayım.
Bitti geçti artık
her şey denebilecek yerdeyim.
Geçerse
ışık yılıyla.
Ali Bıçak
Mayıs 2022
©2026 Klinik Psikolog-Psikoterapist Ali Bıçak, Her Hakkı Saklıdır. www.alibicak.com içeriğini sürekli yeniler, yeni içerikler üretmeye devam eder.